Goderdzi Kayak Merkezi

01.01.2019


HOŞGELDİN 2019







Yeni yıla girdiğimiz ilk günü tatil olmasından faydalanarak karlı dağlarda değerlendirelim istedik ve Batum'un dağlarına doğru yol almaya başladık.




Daha önce bir çok defa ziyaret ettiğimiz Adjara yaylalarında yeni açılan kayak merkezini ilk kez deneyimleyecektik.

Batum merkezden yaklaşık 104 km uzaklıkta olan Beshumi yaylasına varana kadar (Çoruh vadisininde  birleştiği yol boyunca) çoğunluğunu müslüman halkın oluşturduğu çok sayıda ilçe ve köyden geçiyoruz. Bu dağlık bölgedeki yerleşim birimlerinde yaşam koşulları pek kolay olmasa da nüfus oldukça fazla. Batum-Akhaltsikhe (Ahıska) oto yolu; Acariskali (Acara nehri)  boyunca Khelvachauri, Keda, Shuakhevi, Khulo gibi ilçeleri ve buna bağlı pek çok köyü peş peşe geçip Beshumi yaylasına kadar uzanıyor. 4 yıl önce bir yaz günü bu rotadan geçip Ahıskaya vardığımız maceralı gezimizi de "Derin Bir Su Damlası " yazımızdan okuyabilirsiniz.




4 yıl önceki kadar olmasa da bu gezi de epey maceralı başladı ama bu sefer çok şanslıydık. Öğleden sonra 16:00 sularında başladığımız yolculuğumuzun 3. saatinde hava epeyce kararmıştı ve karlı köy yollarından ilerlerken yol kenarındaki karların gizlediği taş yığınının üzerinden süratle geçince sol iki jantımız aynı anda hasar aldı. Ve ne büyük şanstır ki kontrol ve tamir için durduğumuz Dioknisi Köy meydanında tam da lastik tamircisinin dükkanına denk gelmişiz. Sadece patlak olsa kendimiz de tamir edebilirdik. Patlaktan fazlası vardı...



Buradaki halk çoğunlukla müslüman ve bizim Türk olduğumuzu anlayınca yardım için adeta seferber oldular. 
Lastik ustası tekerlerimizi söktüğünde anladık ki lastikler patlamamış, direk jantlar taşın vurduğu iç kısımdan kırılmış.💀 
Gecenin o saatinde iki jant kırıp dağ başında usta bulabilmek, hem de elinle koymuş gibi... Endişe etmek yerine birbirimize bakıp gülümserek aslında şunu söylüyorduk; " Başımıza bir iş gelmeden çıktığımız tek bir yol maceramız yok evet, bu da onlardan biri, gül geç nasıl olsa çözülüyor bir şekilde

Bu rahatlıkla gecenin ayazında lastiklerimizi tamir eden ustayı, etrafımıza biriken köy halkını, bizi sürekli evlerine davet eden köylüleri ve köyün muhtarı Vaja Bey'i hiç unutmayacağız. Baştan macerayı kabul ederek başlamıştık aslında bu yolculuğa. Çünkü konaklama noktalarının hepsinin dolu olduğunu bilerek yola çıktık. Vaja bize en son köydeki cami imamının numarasını verdi ve konaklama işimizi de böylelikle çözmüş olduk.

Kırılan jant yedek lastiğimiz ile değiştirildi, çatlayan diğer ön jant ise ustanın lastik yaması ile geçici olarak onarıldı. Tam işimiz bitti deyip yolumuza devam edecektik ki yakınlarda iki aracın "kar sebebi ile" yardımımıza ihtiyacı olduğunu öğrendik.


Şimdi yardım sırası bizdeydi... Kar sebebi ile rampayı çıkamayan bir minibüsü vinçleyip yola çıkardık. Bizim gibi lastiğini patlatan diğer araca da yanına kadar yedek lastik götürerek yardım ettik.
Tüm bu olayların üstüne Goderdzi'ye 3 km kala son köy olan Danisparauli Köyüne vardığımızda saat 21:00 olmuştu bile. Köyün imamı Amiran bizi karşıladı, "kendisinin işlettiği pansiyonda ve köydeki diğer tüm pansiyonlarda" hiç yer kalmadığı için bizi komşusu olan küçük bir ailenin evine misafir olarak yerleştirdi. 

Amiran Hoca gayet güzel Türkçe konuşuyor. Hoca ve aileyle birlikte geç saate kadar sohbet edip ardından bizim için hazırladıkları misafir odasına dinlenmeye geçtik. 

Köydeki tüm evler birbirinin aynısı. Dış cephe ısı yalıtımı maalesef yok ve hava çoook soğuk. Türkiye'den gelme elektrikli battaniyeler ile ısıttığımız yatağımızda burun ucumuz donarak uyuduk ve sabah -7 derecede nefesimizin buhara dönüştüğü bir havada uyandık.


Sabah evin annesi çoktan kalkmış ve salondaki sobayı yakıp bizim için odayı ısıtmıştı. 
Kahvaltı için bizi bekliyordu. Köyde kadın olmak zor iş...


Gürcistan'da kahvaltı kültürü bizimkinden oldukça farklıdır. Sabahları süt ile pişirilmiş pirinç lapası yiyorlar. Tabi köyde hayvancılık da olduğu için mis gibi peynir ve tereyağı da var. Sobada pişmiş ev ekmeği ve sallama çay... 
Karnımız da doyduğuna göre şimdi kayak merkezine çıkma zamanı.



Goderdzi  Kayak merkezi henüz çok yeni olduğu için konaklama sorunu tam olarak çözülememiş ama devam eden bir çok otel inşaatı da vardı. Bu sebeple en yakın köyde hemen hemen tüm evler pansiyona dönüştürülmüş.



Pansiyon sahipleri arazili araçları ile kayak merkezine ulaşımı da sağlıyorlar. Kayak merkezinde tamamlanmış bir otel, 6 evlik ahşap villalar ve bir restoran bulunuyor. Diğer yemek mekanları ise açık alanda yer alıyor.




Biz çok erkenden çıkmış olacağız ki pistler neredeyse boştu. Tam gün pist biletimizi adam başı 25 lariye alıp hemen pistin başına çıktık. Zira gondol 10:00 'da çalışmaya başlıyor.



Pistlerin zirve noktası 2364 metre yükseklikte. Bir gondol (Gondola), bir telesiyej(Chairlift) ve bir tane de kayak eğitimi için magic carpet bulunuyor.


Pistlerin uzunluğu ve zorluk dereceleri de tam kıvamında. Profesyoneller için aşırı zor olan ve siyah çizgilerle anlatılan pist burada yok. "Benim korkulu rüyam olan dik zirvelerden" genelde düşe kalka indiğim için mavi çizgi ile belirtilmiş pist tam bana göre idi. 
Bu arada, öğle saatlerinde pansiyon odalarını dolduranlar birer birer pistlere gelmeye başladı.


Ahşap yayla evlerinin arasından kayıp, köknar ağaçlarının gölgelerinden geçtiğimiz pistlere güneş de vurunca çok keyifli onlarca tur yapabildik.





Öğleyin meydandaki yılbaşı ağacının yamacında biraz soluklanıp güneş etkisini yitirmeden son bir kaç tur yapıp geri dönüş yoluna koyulduk. 



Karla kaplı küçük köylerin arasından inerken bir yandan da daha önce deneyimlediğimiz kayak merkezlerinin değerlendirmesini yaptık. 



Goderdzi ile birlikte sayısı 5'e çıkan Gürcistan'daki kayak merkezlerini genel olarak değerlendirmek gerekirse;

  • Bizdeki Uludağ Kayak merkezi kıvamında tam konfor ve çok alternatifli profesyonel pistler istiyorsanız fiyatı ve konaklaması en pahalı olan Gudauri Kayak Merkezi tercihiniz olabilir. Üç binlik zirvelerden kayıp 5 yıldızlı otellerde konaklayabilirsiniz. (Bir günlük ski Pass: 50 Lari)
  • Hem tarihi dokusu olsun hem uzun pistleri olsun derseniz ikinci sırada fantastik dağları ve kuleli evleri ile Svaneti Bölgesindeki Mestia Kayak Merkezi'ni öneririz. Her türlü konaklama imkanı var. Otel, pansiyon, bungalov gibi.. (Bir günlük ski pass:40 lari)
  • Çocukla da gidelim, hoş vakit geçirelim derseniz Bakuriani Kayak Merkezi tam size göre. Çocuklar ve yetişkinler için kayak dışında da aktiviteler sunan panayır tarzında bir alana sahip sevdiğimiz bir kayak merkezidir. ( Bir günlük ski pass:30 lari)
  • Yeni olmasından ötürü konaklama ve yeme içme tesisleri yetersiz olmasına rağmen yaşayan bir yaylada kalmak, yöre insanı ile iç içe olabilmek ve maddi anlamda ekonomi yapıp alternatifi az pistlerinde kaymak isterseniz tercihiniz Goderdzi olsun. Goderdzi şimdilik çok yeni ama gelişmeye devam edeceğine eminiz. Çünkü bölgede yatırımlar başlamış ve telesiyejler en kalitelisinden tercih edilmiş. ( Bir günlük Ski Pass: 25 Lari) 
  • Son olarak Tiflis şehrinin az üstünde de küçük bir pist bulunmakta... ama o pistte kaymadık.

                                                                                                        Not: 1 Lari = 0,50 TL (Ocak 2018)

Bu da bizden bonus: Goderdzi'deki pansiyon evlerin listesi...



Goderdzi bozuk yolu ile aklımızda soru işaretleri bıraktı ama sanırım biz yine kaymak için Batum'dan tekrar buraya çıkarız gibimize geliyor...



DEVAMI..

2018 Türkiye Turu - 5. Bölüm (Çanakkale)


08 Temmuz 2018

Çanakkale tarihimizin dönüm noktası, gurur kaynağı, en büyük destanımız, en hassas noktamız...

Çanakkale'yi anlatmaya ne benim amatör kalemim yeter ne de duygularım.

Gezimize çıkarken içinde doğa olsun, kültür olsun tarih olsun istemiştik. Anadolu'nun her şehri tarihi kalıntılar anılarla dolu ama en çok Çanakkale dolu. Acı dolu, yara dolu, güç dolu, yenilmezlik dolu... İşte o yüzden Çanakkale Geçilmez...

Balıkesir Burhaniye'den sabah saatlerinde yola çıkıp önce Behramkale (Assos) 'da sonra da Truva'da Çanakkale'nin antik dönemlerine gittik.

Assos Antik Kenti

Tarihi, M.Ö 900'lü yıllara dayanan kentte, liman, anfi tiyatro, Athena Tapınağı, Agora, Gymnasium ve Nekrapoul ün de bulunduğu şehrin en güzel manzarasına sahip ve stratejik bir yerde kuruludur.

Kenti gezmeye önce limandan başlıyoruz.


Liman kenti olan Assos bu özelliği ile ekonomik, sosyal ve kültürel yönden gelişimine katkı sağlamıştır.


Şimdilerde ise limanda güzel restorantlar ve oteller mevcut. Ayrıca dar sokaklarda hediyelik eşya satan dükkanlar peşi sıra dizilmişler. 


Limanın hemen üst tarafındaki yamaçta amfi tiyatrosu bulunuyor. Assos lav akıntılarından oluşmuş kayalıklar üzerine kurulu olduğundan etrafta çokça bulunan, zor işlenen ancak çok dayanıklı olan andezit taşı yapıların oluşumunda kullanılmış.


Tiyatro doğal bir kaya oyuğuna inşaa edilmiş yarım at nalı şeklinde olan Roma çağı tiyatrosu. 


Restorasyon görmüş olmasına rağmen pek koruyamamışız ki kurulduğunda 2500 kişilik kapasiteye sahipken şimdi 1500 kişilik kapasiteye sahip.


Kentin en yüksek noktasında Athena Tapınağı var. Etkileyici sütunlar üzerine kurulmuş tapınağın yıkılmadan önce kutsal odasında bulunan tanrıça heykeli de zamanında Amerikalılar tarafından götürülmüş.

Yunan mitolojisinde önemli yeri olan tapınağın orjinal halini simgeleyen yapı tepenin en ucunda yer alıyor. Karşısında midilli adası, ege denizi ve antik doku içinde bu tepede gün batımı da bir hayli güzel olur ancak bizim devam etmemiz gerekiyor.


14. yy başlarında Osmanlı imparatorluğu hakimiyetine giren Assos'ta bir de cami bulunuyor. Çok eski olduğu duvarlarından belli olan camiye de girmeden yapamıyoruz.

yolumuza devam edip akşam saatlerinde Çanakkale merkeze varıyoruz.
Merkezde görülecek yerlerin başında türkülere konu olan Aynalı Çarşı var. Biz geç saatte vardığımız için gidemedik. Kordonda ise truva antik kentinin simgesi truva atı bulunuyor.


Ancak bu at gerçek truva atı değil. Troy filminde kullanılan at daha sonra Çanakkale'ye hediye edilmiş ve Çanakkale Valiliği'nin önünde 2004 yılından itibaren sergilenmeye başlanmış. Ancak Truva antik kenti nin yapılan kazılarla nasıl bir şekilde olduğunu da yine bu meydanda sergilenen  maket anlatılmış.


Truva Antik Kenti

1998'de UNESCO Dünya Miras Listesine alınan Truva, dünyanın en ünlü  antik kentlerinden birisidir. Antik kent Çanakkale merkez ilçesine bağlı İntepe Beldesinde. Çanakkale- İzmir yolu üzerinde, Çanakkale'nin güneyinde kalıyor. Milli park bünyesinde ve saat 17:00'den sonra ziyarete kapalı.

Kentte ilk kazı çalışmaları Osmanlı zamanında aslen tüccar olan alman amatör arkeolog tarafından yapılmış ve bir çok eser de  Avrupa'ya ve dünyanın çeşitli yerlerine kaçırılmış.

Truva'yı ve hikayesini Brad Pitt'in başrolde oynadığı Troy adlı sinema filminden biliyor olsak da mevzunun geçtiği topraklarda 3 bin yıllık kalıntıların arasında tarihi hissetmek daha etkileyiciydi.

Tarihte savaşlar genellikle toprak, güç ve zafer uğruna çıkmış olsa da Truva savaşı aşk ve güç gösterisi uğruna başlamış ve 10 yıl kadar sürmüş.  Geçilmez denilen Truva surları tarihin en büyük üçkağıtçılığı olan Tahta truva atına saklanan spartalı askerler sayesinde geçilmiş ve truva yerle bir olmuş.

Antik çağda da Osmanlı zamanında da önemli yeri olan bu bölge Truva'da geçilmiş ama Çanakkale Savaşında geçilememiş.

Gelibolu

Atalarımızın destan yazdığı Çanakkale Savaşının geçtiği Gelibolu Adasına doğru feribotla yol aldığımızda ise güneş çoktan batmış karanlık çökmüştü.




Sabah uyandığımızda ise kendimizi bir sürü karavancının arasında bulduk. 


Mevlüt Yazıcı arkadaşımızın da tavsiyesiyle adanın Eceabat tarafın kamp yapıp geceyi geçirmek için vardığımız Kum Otel&Kamping; konumu, sunulan hizmeti ve plajıyla adeta tatil köyü havasında idi.



Bir çok karavan ile kamp alanında geceyi geçirdikten sonra plajında serin sularına bıraktık kendimizi.


Sonrasında ise şehitliğe doğru yol aldık. Tüm cepheleri ve anıtları tam anlamıyla gezmek bir tam gününüzü alır. Her şeyi detayıyla anlatan rehberler ile de daha verimli bir gezi yapabilirsiniz.  Biz edindiğimiz bir harita ile yarım günde şehitlikleri anıtları müze ve simulasyonu tamamladık.


Müzedeki canlandırma ve gerçeği.



Tarihi gözümüzde canlandıran simülasyon gösterisinde ve müzede duygularınıza hakim olmak oldukça zor. Bir çok odadan oluşan kimisi hareketli kimisi 3 boyutlu olan gösteri salonlarında 7 yaşından küçük çocukları korktukları gerekçesiyle ebeveynlerini uyarıyorlar. Derin pek korkmadığı gibi bizim 3D gözlüklerimizi alıp  sine-vizyonu izlemeyi tercih etti. Tabii tüm bu esnada ona sürekli anlayacağı dilde tarihi anlatmaya çalıştığımız için tüm olan biteni film sandı.

57. Piyade Alay Şehitliği


57. Alayda hayatını kaybeden 628 askerimiz için 1992'de yapılan şehitlik.

Şehit olan askerlerin isimleri



Çok sayıda şehitlik var. Bastığımız her toprak parçasında tarih var. Şehitliklerde herkes kendi memleketini arıyor. Biz de bulduk şehitlerimizi ve hepsi için minnet ve rahmet diledik..



Dünyanın en yaşlı gazisi Hüseyin Kaçmaz Conkbayırında Gazi olmuş, 1993'te 57. Alay Şehitliğinin açılışına katılarak 110 yaşında vefat etmiş. Heykelde Hüseyin Dede Eylül'e savaş günlerini anlatıyormuş. 
Yeni nesil tarihini bilmeli. Biz de Derin 'e anlatmaya başladık. ama o gidip sarılmayı tercih etti.


Çocuklar için asker kıyafetleri satan bir çok hediyelik dükkan var. Kılıcı ve şapkasıyla asker rolüne bürünmüş bu delikanlıyı tüm gün takip etti. Ve sonunda sevgi gösterisini sundu.





Toprağına bastığımız her adımda içimizi titreten Gelibolu, tarifsiz duygular yaşattın bize. Destansı tarihine yerinde tanık olmak büyüleyiciydi. Her vatan evladı burayı ziyaret etmeli,özellikle çocuklar ile birlikte. 

Ruhları şad olsun...





Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkumdur. 
                                                        Mustafa Kemal ATATÜRK






DEVAMI..

Göğe Komşu Topraklar






26 Ağustos 2018

 Yaşadığınız şehrin ne kadar küçük olduğu önemli değil, şehirde isen odaklandığın şeyler genelde aynıdır. Gelecek veya para kaygısı, çocukların gelişimi, eğitimi, insanlarla ilişkiler, iş hayatı  vs. vs. Tüm bunlardan ve dahasından sıyrılabildiğimiz tek yer ise doğa! İşte bu yüzden şehir hayatından uzaklaşmak bize her zaman iyi geliyor. Hele bir de yüksek rakıma çıkarsan dertleşeceklerin insanlar değil bulutlar ve dağlar olur.





Uzunca bir bayram tatilinden sonra şehrin olumsuz yönlerinden arınmaya, bulutlarla dertleşmeye gidelim dedik ve düştük yollara...





Her yolculuğumuza "yaylalarda ekoturizmin yaygınlaşacağı ve bilinçli seyahat severlerin artacağı" umudu ile başlıyoruz ancak hiç bir sefer yok ki rotamız üzerinde çöp poşeti, pet şişe ve insan artıkları görmeyelim.





Doğa turizminin son yıllarda Doğu Karadeniz'e kaymasıyla birlikte bölgemiz çok fazla insan tarafından ziyaret edilir oldu. Yayla yollarının da daha ulaşılabilir olmasıyla birlikte maalesef ki kirliliğimizi yüksek irtifalara da taşıdık. Elbette herkes gezmeye buralara gelsin ve yukarıda bahsettiğim arınmayı yaşasın ama bence bilinç seviyesinin biraz daha yükselmesi lazım.


Başlıyoruz....


Biz Artvin civarındaki tüm yayla yollarını neredeyse arşivledik. Sadece eksik bir kaç rotamız kaldı, onlardan birini daha bugün kayıt etmek için Arhavi Çifteköprüler mevkisinden Arılı köy istikametine doğru yol aldık.

Aslında biz bu rotadan daha önce de geçtik. Bizden sonra "Yeşil yol" inşaatı ile bu hat 8 metreye genişletildi. Ama bu kadar geniş yolun maalesef macera olarak hiçbir cazibesi kalmamış. Yine de tatilin son günü olmasına rağmen yaylayı ziyarete gelen bir sürü araba ile karşılaştık.


Derin daha küçükken birlikte yaptığımız bu rotayı Arhavi yaylaları yazımızdan da okuyabilirsiniz.








Ağırlıkla bu yazımızda Demirkapı yaylasındaki arkeolojik kalıntılardan ve Arhavi'ye dönüş yaptığımız el değmemiş bir vadiden bahsedeceğiz.





Tarihin Tanıkları Bulutlar


Demirkapı yaylasında ilginç bir tarihi doku var. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz kaya yığınları aslında 5 bin yıl öncesini (belki de daha eski yılları) anlatan işaretler içeriyor ve bunlara petroglif (taş üzerine yapılan oyma) deniliyor.





Bölgemizde yaşayan arkeolog Oktay Hacıoğlu bu işaretlerin peşine düşüp muazzam bir araştırma yapmış.

Bulduğu işaretler tarih öncesi çağlara yani M.Ö 4.000 yıllarına kadar dayanıyor. Ve ilginç olan petrogliflerin Türklerin sanılanın aksine 1071 Malazgirt Savaşı'ndan daha evvel bu bölgede olduğunu kanıtlıyor. Kendi ifadesi ile "petroglifler insanlık tarihinin gerçek ışıkları"



Bizler şimdi internet gibi sanal bir ortama yaşadıklarımızı, anılarımızı yazıyoruz, binlerce yıl evvel insanlar ise mağara duvarlarına ve taşlara şekiller çizerek yaşadıklarını anlatıyorlar.




Hayat ve tarih çok enteresan. Yıllarca okul hayatımızda tarihi okumak bana hep sıkıcı gelmişti. Şimdi ise inanılmaz büyülüyor. Özellikle en eskiler (antik çağ, ilk çağlar vs.)
Çünkü tarihi yerleri geziyoruz ve tarihi kalıntılarıyla da olsa yerinde görüp anlamaya çalışıyoruz. Gezdikçe merak artıyor ve okul yıllarının aksine büyük bir istekle araştırıp öğrenmek istiyoruz. Böylelikle yine aynı noktaya varıyorum . ÇOK OKUYAN DEĞİL ÇOK GEZEN BİLİR. ;)


Arkeolog Sevgili Oktay Hacıoğlu'nun insanlık tarihine yaptığı bu katkıdan ötürü ve bize bizzat yayladaki bu noktaları gösterdiği için kendisine buradan da teşekkür ederiz.




Geziye devam



Yaylaların nimetleri bitmiyor. Tam likapa zamanı olduğu için bizim gözler yine yamaçlarda... Bu siyah orman meyvelerinden buldukça "hazineye kavuşmuş gibi" sevinip minik tanecikli şifa depolarından enerji yükleniyoruz. 

Geçen yıl yaptığımız likapa rotasını buradan okuyabilirsiniz. Yenileri ise yolda...





Yukarılara çıktıkça, Arhavi Sırt Yayladan farklı bir istikamete aşıyoruz. Vadinin diğer koluna Noğadit Yaylasına döndüğümüzde muhteşem doğallık ve görsel şölen bizi bekliyor.





Burada yol ciddi anlamda taşlı ve bozuk. Ama direksiyonu tutan eller usta olunca rotamıza keyifle devam ediyoruz.


Bu gezimizde bize eşlik eden iki arkadaşımız daha var. Kürşat ve Serhan Samsun'dan gelip bu tarihe ve doğaya bizimle birlikte hayran kalıyorlar.




Yemek molası için su kenarı bir yer ararız her zaman. Atalarımızın da su kenarına yerleşme güdüsü sanırım bizim genetik kodlarımızda da var olacak ki minik ırmakları takip ederek güzel bir göl bulduk.







Araba yolunun biraz içerisinde kalan göl kenarına dikkatle yaklaşıyoruz. İsmi Alaca Göl.



Büyük bir heyecan ile masamızı kurup yemek hazırlıklarına giriştiğimiz sırada gölde kötü bir sürpriz ile karşılaşıyoruz.


Gölün içerisindeki ölü bir keçi tüm iştahımızı kaçırıyor. Neden öldüğü suya nasıl düştüğü, ya da düşürüldüğü konusunda bir sürü soru zihnimizi kurcalarken bu tip doğa gezilerinde dostlarımıza her zaman hatırlattığımız önemli bir uyarı geliyor aklımıza.





"Doğada (akan su bile olsa) kaynağını görmediğiniz hiç bir sudan içmeyiniz." 
Yukarılarda ne olduğunu asla bilemezsiniz ve hastaneye ulaşmanız çok zor olabilir. Bu fotoğrafı bu uyarının ne kadar doğru olduğunun kanıtı olsun diye buraya iliştiriyorum.

Yola devam ettiğimizde güneş tatlı bir eğimde iken bu vadiler tadına doyulmaz hal alıyor. El değmemiş, sadece yaylacıların yıllardır burada olduğunu kanıtlayan minik taş yayla evlerinin yakınlarından devam ediyoruz. Geçtiğimiz yaylalar sırası ile Noğadit, Orta Yayla, Agara Yaylası. 



Volkanik göller ile dolu Artvin'de sadece şanslı göllerin isimleri var. Yoksa insan istilasına uğrayıp doğallıktan uzaklaştıkları için şanssız göller mi demeliydim (!)


Alçaldıkça orman yeniden başlıyor ve güneş bizden ayrılmak üzere...



Arhavi Başköy ve Dikyamaç köylerinden tekrar çifte köprü mevkisine varıyoruz.




Geziye başlangıç noktasından bitiş noktasına tam bir çember şeklinde çizdiğimiz rotamız tadına doyulmaz yeni keşfettiğimiz yaylaları ile gözde rotalar listesine girdi bile.




Doğa ve tarih dolu bir başka gezide görüşmek üzere...






-------------------------------------------------------------------------------------------------------------




Gezimizdeki konuklarımız  Kürşat ve Serhan'a sevgilerimizle...





















DEVAMI..